loader

EXHIBITION

EXHIBITION

EXHIBITION

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

NIGHTS ON BEYOGLU

‘Nights on Beyoglu’ is an epic work by Timurtas Onan. In his hands, the subject assumes a timeless expression of the human condition while being located now, in lstanbul in Beyoglu and at night. Timurtas is an artist in the great tradition of art. This is a complete and complex work like a l7th century triptych and, as always, he treats his subject with a sensitive understanding, respect and affection, mixed, at times, with humour. He is never, ever cynical. These images of life, taken after dark and until] dawn when the people of this human theatre return to their homes -lodgings, llats, rooms or card- board patches on the street, have a vividness that carries us to the heart of life in this vibrant part of contemporary Istanbul. The work sings to the colours. sounds and images of the street and the often marginal people he touches with his camera. He uses this as a painter would use his brush and palet and I am reminded of Heronimous Bosch, Goya or Toulouse- Lautrec. We see the street vendors of many sorts, the old men, the lovers, the disposessed and others seeking the distractions of the night; the lights of the shops and the cacophony of sounds from Classical music tumbling out of a shop to those other sounds belonging to the street. Here in its exaggerated forms is humanity found in its many colours; passing images in the life of this ancient city.

David Cregeen MA. M.Phil. Sculptor


BEYOĞLU GECELERİ

“Beyoğlu Geceleri” Timurtaş Onan imzalı destansı bir çalışma. Seçtiği konu günümüz İstanbul`unda, Beyoğlu geceleriyle sınırlı gibi görünse de, sanatçı buradan yola çıkarak insanlık durumunun zamansız bir ifadesine ulaşmayı başarıyor. Timurtaş, sanatın büyük geleneğinden beslenen biri. Eseri ise tıpkı 17. yüzyılda Rönesans üstadlarının kilise altarlarını süsleyen dini resimleri gibi detaylı ve kusursuz. Sanatçı, konusuna her zaman hassasiyetle, zaman zaman mizahla harmanlanmış bir anlayış ve sevgiyle yaklaşıyor. Üstelik hiç bir zaman alaycılığa veya kötümserliğe düşmeden... Hava kararıp da bu renkli insan karnavalının evlerine. otellerine veya sokaktaki kartondan damlarına çekildiği saatlerde yakalanmış bu kareler; modern İstanbul”un en kıpır kıpır noktasında bizi hayata davet ediyor. Sokağın renkleri, sesleri, imgelen' ve sanatçının kamerasıyla dokunmayı başardığı marjinal yüzler, bu çalışmada canlanıyor. Timurtaş, objektifini adeta bir ressamın fırçasıyla paleti gibi kullanıyor; belki de bu yüzden çalışması bana daha çok Heronimous Bosch, Goya veya Toulouse Lautree gibi ressamların eserlerini anımsatıyor. Sokak satıcıları, yaşlı adamlar. aşıklar, sahipsizler ve gecenin cazibesine kapılan diğerleri...Vitrinlerin ışıkları. bir dükkândan yayılan bildik klasik müzik ezgisinin sokağın seslerine karışmasıyla oluşan kakofoni... İşte türlü renkleri ve en şaşaalı haliyle insanlık; kadim bir kentin hayatından gelip geçen suretiyle huzurarınızda!

David Cregeen MA. M.Phil. Heykeltraş


EXHIBITION

EXHIBITION

EXHIBITION

ABANDONED 1

ABANDONED 5

ABANDONED 8

ABANDONED 15

ABANDONED 15

ABANDONED 4

ABANDONED 7

ABANDONED 20

ABANDONED 12

ABANDONED 13

ABANDONED 14

ABANDONED 10

ABANDONED 9

ABANDONED 17

ABANDONED 19

ABANDONED 16

ABANDONED 6

ABANDONED 3

ABANDONED 11

ABANDONED 18

ABANDONED 2

ABANDONED

Abandoned: response, research and reflection.
As we enter, with our eyes and imagination, with our curiosity and expectation, we find ourselves in a world of unfamiliar forms and distinct contrasts.
I’m not sure that real life ever produces quite the stark black and white tones of these images. The expressiveness of these tones would be diminished by the use of colour. They arouse a memory of certain black and white cinematic films of an earlier time; they bestow a sense of drama.
And yet there is almost no organic life evident: the drama is in the images themselves, in the engagement with the dialogue of angles and surfaces, with shapes and shadows, with the suggestiveness of abandoned spaces. Where can we be? What mysterious and particular world looks just like this? What occurs to us as we enter into the world of these images?
White light finds its way through a grille over window panes, into vast silent dark halls heavy with beams and shadows. Shadows frame a grid of bright patches cast by even brighter light strained through more grids. There are intriguing textures, of glass and metal and wood. Here and there we can make out what seems to be disused bits of machinery, and outside one window there’s a huge crane, but it is probably motionless, apparently as abandoned as all this area has been. Where trees are seen through opaque glass, their feathery shapes accentuate the emphatic lines of metal bars.
When we see a human figure it’s as if we were looking at the single person who has entered this space since some catastrophe made its inhabitants flee, or drift away. The human figure is framed by a distant oblong of white light; it’s an open door. The space in front of him stretches empty in all directions; the proportions overwhelm him. We can almost smell the dust.
While narratives suggest themselves in this collection, and our curiosity about the location is aroused, the images are really more of an extended meditation on form, line and light.
The photographs make us contemplate the interplay of shade with shape, light with surfaces and angles. It gives to these images something of abstractions, of compositions whose effects do not entirely rely on the recognition of actual places and things. These pictures are close relatives of the other art forms the photographer loves, sculpture and abstract painting.
The photographs in Abandoned were taken in disused old shipyards in Istanbul: the Haliç Tersanesi, which, established in 1455, is the second oldest in the world, and the Cami Altı Tersanesi, which was also an important yard in its time.
In these spaces photographer Timurtaş Onan found fresh inspiration. Abandoned is both a continuation of and a departure from the work he has done before. Known for his previous work on places and people in Istanbul, in “Abandoned” he explores a little-known territory for its unique atmosphere. Always a photographer with an eye for shapes and light, in “Abandoned” Onan makes these preoccupations his central concern. Always a photographer with a gift for capturing the particular essence of specific places, in “Abandoned” he explores the atmosphere of old shipyards.
Typical of the global trend, these days these shipyards work at a much lesser capacity or are sold off. Once they were hives of activity, with huge numbers of boats being built and repaired, but now, with the decline of water transport in favour of road transport, vast spaces are left unused and untended.
Therefore evidence of emptiness and abandonment are found in these pictures. Even while the photographer’s intention is not to tell stories, and certainly not to provide work in the genre of social documentary, history and change are powerful resonances in these images.
It is as an artist above all that Onan brings his perceptive and expressive skills to these locations. There is beauty in this desolation, intrigue in the forms and textures found in these little-known and largely forsaken locations. The photographs here invite the viewer into states of contemplation and fascination, even wonder and awe, to find one’s imagination and fantasy stimulated, to find one’s inner states mirrored and evoked.
When we have to turn away, the world looks different.
Inez Baranay / Novelist


TERK EDİLMİŞ

Terk edilmiş: yanıt, araştırma ve yansıma.
Merakla, beklentiyle ve hayal gücümüzle bakarak alışılmadık formların ve belirgin kontrastların olduğu bir dünyaya giriyoruz.
Gerçek dünya böylesine keskin siyah ve katıksız beyaz tonlarda görüntüler sahneler mi emin değilim. Muhtemelen doğadaki renk kullanımı bu etkileyici tonları baltalıyordur. Buradaki tonlar ise geçmişin siyah-beyaz sinema filmlerini anımsatarak bir drama etkisi bırakıyor.
Görünürde herhangi bir canlı belirtisi olmasa da bu etki görüntülerin kendisinde; açılar ve yüzeylerin diyaloğu, biçimler ve gölgeler ve de terk edilmiş yerlerin çağrıştırdıklarıyla olan karşılaşmamızda Acaba neredeyiz? Hangi esrarengiz ya da özel dünya buraya benzeyebilir? Bu görüntülerin dünyasına girersek bizi neler bekler?
Beyaz ışık pencere camlarının parmaklıklarının arasından, uçsuz bucaksız, sessiz ve karanlık mekanların içine doğru şiddetli huzmeler ve gölgelerle yolunu buluyor. Gölgeler aralıklardan sızan daha da parlak ışıklarla birlikte ışık parçacıklarını çevreliyor. Cam, metal ve ahşap bir arada gizemli dokular oluşturmuş. Etrafta artık kullanılmayan makine parçacıklarını fark ediyoruz. Bir pencerenin dışındaysa büyük bir vinç var, fakat muhtemelen hareketsiz, terk edilmiş olduğu aşikar tüm bu mekan gibi. Buğulu camların arasından görünen ağaçların tüyümsü biçimleri metal çubukların sert çizgilerini belirginleştiriyor.
Bir insan figürü gördüğümüzde, bir afetin ardından terk edilmiş bu yere giren ilk kişiye bakar gibiyiz. İnsan formu uzakta dikdörtgen beyaz bir ışıkla çerçevelenmiş; anlıyoruz ki bu açık bir kapı. Önündeki alan alabildiğince uzanıyor ve kapıdaki figür neredeyse alanın orantısız yoğunluğuyla eziliyor. Toz kokusunu sanki burnumuzda hissediyoruz.
Derlemedeki anlatımlar çağrışımlarıyla bizi bu yer hakkında meraklandırırken, görüntüler form, çizgi,ve ışığın üzerinde yoğun bir meditasyon olmaktan da fazlasını sunmaktadır.
Fotoğraflar bizi gölgenin biçimle, ışığın yüzey ve açılarla olan etkileşimi üzerinde düşündürüyor. Tüm bunlar, görüntülere gerçekliği bilindik yerlere ve objelere dayanmayan türde kompozisyonlar ve soyutlamalar kazandırıyor. Bu fotoğraflar, sanatçının sevdiği heykel ve soyut resim gibi diğer sanat formlarının birer uzantısı. “Terk edilmiş” deki fotoğraflar İstanbul’un neredeyse kullanılmayan iki tarsanesinde çekilmiş. 1455 de inşa edilen, dünyanın ikinci eski tersanesi olan Haliç Tersanesi ve zamanının önemli tersanelerinden Cami Altı Tersanesi.
Fotoğrafçı Timurtaş Onan, bu yerlerde taptaze bir ilham bulmuş. Terk Edilmiş, daha önceki çalışmalarının hem devamı hem de onlara bir veda niteliğinde. İstanbul’da mekanlar ve insanlar üzerine önceki çalışmalarıyla tanınan sanatçı “Terk Edilmiş”de, o eşsiz atmosferi çok az bilinen bir yeri keşfe çıkmış. Eskiden beri form ve ışığa önem veren bir fotoğrafçı olarak Onan, “Terk Edilmiş” ile bu hassasiyetini ön plana çıkarmış. Daima kendine özgü yerlerin ruhunu yakalama yeteneği olan fotoğrafçı bu kez “Terk Edilmiş” de eski tersanelerin atmosferini keşfe çıkmış.
Tüm dünyada olduğu gibi, bugünlerde böyle tersaneler ya çok düşük kapasiteyle çalışmakta ya da satılmaktalar. Bir zamanlar büyük faaliyet içinde, çok sayıda teknenin inşa edildiği yerlerken, günümüzde deniz nakliyatı yerine karayolu nakliyatına önem verilmesiyle böylesine geniş alanlar kullanılmadan, bakımsız halde bırakılmıştırlar. Bu yüzden fotoğraflarda boşluğun ve terk edilmişliğin izleri görülmektedir.
Fotoğrafçının amacı öykü anlatmak veya sosyal ve tarihsel bir belgesel çalışması yapmak olmasa da, bu görüntülerde tarihin ve değişimin çok güçlü yankıları duyulmaktadır.
Her şeyin ötesinde, bir sanatçı olarak Onan, bu yerlerde bakış açısını ve anlatım ustalığını sergiliyor. Bu ıssızlıkta bir güzellik var, bu az bilinen, terk edilmiş yerlerdeki formlar ve dokularda baştan çıkarıcı bir şeyler var. Fotoğraflar, izleyiciyi düşünmeye ve büyülenmeye, huşu ve merak içine çekerek hayal gücü ve fantazilerini uyarmaya ve böylece içsel dünyalarına ayna tutmaya davet ediyor.
Dönüp arkamıza baktığımızda, dünya bir başka görünüyor.
Inez Baranay / Yazar


OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY

OLD CITY


EXHIBITION

EXHIBITION

EXHIBITION

Secluded

An Ordinary Day

A CIty For One

MORNINIG IN GOLDEN H...

On The Way Home

MARILYN

SPIRAL STAIRS

TRAFFIC

ZIG ZAG

SULEYMANIYE

Casablanca

CHILD ON THE DOME

GIRLD IN THE WIND

HARD TIMES

SNOWY NIGHT

On Board

The Day Of Seagulls

AGAINST THE WIND

LIGHT AND SHADOWS IN FENER

THE MIRROR

Adventurers

LIGHT Of The Day

TIMELESS

The first one coming to mind among the big changes that started with the industrial revolution is likely the conversion of cities into crowded,and jammed places.Whereas, with immigration and new life, there has also been a much greater change that turns our relationship with the world upside-down : The temporal relation of people, get used to living with elapsing seasons, has changed , time has begun to be perceived as a basic consumable material that needs to be accounted for every day, every minute. Time is not the variation of seasons any longer, it is not sunrise and sunset either. Time is the invisible raw material of a schedule, it can be accounted but it can not be walked nearby dreaming, merely it can be run after reluctantly. To live with the plan of day / days divided by hours is a relationship that affects people living in cities and that we can not get even with , as well as it is jamming in space.
“Timurtaş Onan's photos walk us around the city, we go through gaps, jammings, intersections, fractures and stackings of the city. But in his photographs we are independent of time, time clears away when we are after what can not be accounted, it becomes light, emotion, wind, cloud again getting rid of being a consumable material. Time gets rid of being a raw material of schedules, turns into a volatile, impalpable humanistic scale. With Ahmet Hamdi Tanpınar's beautiful expression, it turns into the reality of incomprehensible, which “we are neither inside nor completely outside of’. Now we can talk about people and life again…” When time fades from the scene, we are watching outgoing faces in streets and ourselves. Seagulls fly, a man with a bird cage passes behind Marilyn Monroe , without showing his face, odours of snow, sun and night mix one another, the running child and the elders in mirror surely will meet, we know; balloons fly over people and the Bosphorus as if reminding us of other worlds…What we see are the photographs of idleness, dreams and the reality of the city. Everything in these photos are real; exactly like as we are, as we dream, as we forget while dreaming, as we lose while remembering.

Erhan Şermet
Exhibition curator


ZAMANSIZ

Sanayi Devrimiyle başlayan büyük değişimler içinde belki ilk akla geleni göç sonucu şehirlerin kalabalık, sıkışık yerlere dönüşmesidir. Oysa dünyayla ilişkimizi tepetaklak eden çok daha büyük bir değişim de gelmiştir göç ve yeni yaşamla birlikte: mevsimlerin akışıyla yaşamaya alışagelmiş insanın zamanla ilişkisi değişmiş, zaman artık her gün, her dakika muhasebesi yapılması gereken bir temel sarf malzemesi gibi algılanır olmuştur. Zaman mevsimlerin değişimi değildir artık, güneşin doğuşu ve batışı da değildir. Zaman bir çizelgenin görünmez hammaddesidir, muhasebesi yapılır ama hayaller kurarak yanında yürünemez, isteksizce peşinden koşulabilir ancak. Mekanın sıkışmasının yanında şehir insanını etkileyen ve henüz hesaplaşmayı başaramadığımız bir ilişkidir saatlere bölünmüş günün/günlerin planıyla yaşamak.
Timurtaş Onan’ın fotoğrafları bizi şehrin mekanlarında gezdiriyor, boşluğun, sıkışmanın, kesişmelerin, kırılmaların ve yığılmaların içinden geçiyoruz. Ama zamandan azadeyiz, muhasebesi yapılamayacak olanın ardından giderken zaman dağılıyor, bir sarf maddesi olmaktan kurtulup yeniden ışık, duygu, rüzgar, bulut oluyor. Zaman çizelgelerin hammaddesi olmaktan kurtuluyor, uçucu ele gelmez insani ölçeğine dönüyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın güzel ifadesiyle ‘Ne içinde, ne de büsbütün dışında’ olabileceğimiz kavranamaz gerçekliğine dönüyor. Öyleyse yeniden insanlardan ve hayattan bahsedebiliriz artık… Zaman aramızdan çekilince sokaklarda akıp giden yüzleri ve kendimizi seyrediyoruz . Martılar uçuyor, kuş kafesli adam kendini göstermeden Marilyn Monroe’nun arkasından geçiyor, karın, güneşin ve gecenin kokuları birbirine karışıyor, koşan çocuk ve aynadaki yaşlılar elbet karşılaşacaklar, biliyoruz; balonlar başka dünyaları hatırlatırcasına savruluyor insanların ve Boğazın üstünde… Avareliğin, hayallerin ve şehrin gerçekliğinin fotoğrafları gördüklerimiz. Bu fotoğraflardaki her şey gerçek; tıpkı olduğumuz, hayal ettiğimiz, hayal ederken unuttuğumuz, hatırlarken kaybettiğimiz gibi.

Erhan Şermet
Sergi Küratörü


EXHIBITION

EXHIBITION

EXHIBITION

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

ISTANBUL BLUES

Smells have the strange quality of taking us back into our past: the overwhelming smell of coal on a frosty winter night, as we enter a house for the first time, the wonderful lavender scent emerging from quilts stored in chests, the surrounding smell of spice as we pass by a spice store. For some unknown reason, they take us back to a moment in the past we cannot quite clearly identify but which give us a feeling of hallucination, leaving only emptiness in its own depth.

The smells that carry us back to the remembrance of an over-exposed childhood photograph, of our mother straightening her shoulder pads on a street market, of a winter morning at an old relative where the smell of burning toast on the oven deepened the drowsiness… The project by Timurtaş Onan' Istanbul Blues has the same effect on us, it takes us back into to a moment in the past we cannot clearly recall . Unlike in the old films in which memories are recollected in sepia, black and white or blurred, this is a project of photographs where our senses become instantly confused, vivid colors of our day mixed with smells from the past.

In these photographs, the traditional symbols and postcard icons of Istanbul-the Bosphorous Bridge, the Galata and Maiden Towers, the New Mosque, the Haydarpasa Train Station- standing as a watercolor background, have traded places with its people. As we take a picture, the people we ask Could you move a little to the side please? I am taking a photo of the building behind you are all in these photos, but this time in the leading roles. They resemble the characters and heroes of Sait Faik, Firuzan or Tomris Uyar. The images tell us the story of these people in scattered villages within the city, as they really are- naive, modest and unpretending characters-, without posing, without the usual 'Cheese!' warning. They have the ability to depict their own tales and draw us in as we re-live them... .

Seray Şahiner


İSTANBUL BLUES

Kokunun insanı geçmişe götüren tuhaf bir yanı vardır. Soğuk kış günlerinin ayazında burnumuza gelen kömür kokusu, ilk kez girdiğimiz bir evde dolaplara konmuş lavantanın içine gizlendiği nevresimi aşıp kendini bize duyuran esansı, aktarın önünden geçerken etrafımızı saran baharat kokusu, bilmediğimiz bir sebepten, zamanını tam kestiremediğimiz bir eski an'ımıza götürür. Halüsünatif, kendi derinliğinde boşluk hissi yaratan, isim koyulamayan bir duygu verir. Çekilirken güneşi arkamıza aldığımızdan bir kısmı çıkmış bir çocukluk fotoğrafımıza, annemizin vatkalarını düzelterek yürüdüğü bir semt pazarına, ailenin yaşlılarından birinin evinde yaptığımız; sobanın üzerinde kızartılan ekmek kokusunun mahmurluğumuzu arttırdığı bir kış sabahına götüren kokular... Timurtaş Onan'ın, İstanbul Blues isimli çalışması, insanda o nereden geldiğini bilmediğimiz kokunun etkisini yaratıyor; içinden ne zaman geçtiğimizi hatırlayamadığımız bir anımıza götürüveriyor. Anıların hep sepia, siyah- beyaz ya da buğulu hatırlandığı filmlerin aksine, çıplak gözle bakıldığında görülebilecek bir canlılıkla, görmenin yerini ansızın diğer duyu melekelerine bırakan bir fotoğraf çalışması bu.

İstanbul'un kartpostallarda yer alan, vazgeçilmez simgelerinin; Boğaz Köprüsü'nün, Galata ve Kız Kulesi'nin, Yeni Cami'nin, Haydarpaşa'nın suluboyayla yapılmış bir fon hissi yarattığı bu fotoğraflarda sembollerle insanlar yer değiştirmiş. Fotoğraf çekerken, pardon biraz çekilir misiniz? Arkanızdaki binanın fotoğrafını çekeceğim, diye ricada bulunulan herkes var bu fotoğraflarda; bu kez başroldeler. Sait Faik'in, Firuzan'ın, Tomris Uyar'ın kahramanlarına benziyorlar. Durum hikayelerindeki kahramanların o naif, mütevazı, kendi halinde kişilerinin; poz vermeden, fotoğraflarının çekildiğinden habersiz, çekiyorum, gülümseyin! ihtarından uzak, içinde köyler kasabalar barındıran bir şehre dağılmış kendi hikayelerini yaşarken yansıyan görüntüleri, bakanı da peşine takıp kendi öyküsüne tanık ediyor.

Seray Şahiner


EXHIBITION KIEL

EXHIBITION dortmund

EXHIBITION dortmund

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

BEYOGLU NEOCLASSIC

İşlenen tema nedir? Sanatçı çalışmalarını öncelikli olarak kamusal alanda, sokaklarda sürdürmekte ve bu çalışmalarda herhangi bir mizansen bulunmamakta, herşey spontane gelişmekte. Motif seçimi doğal olarak kendi kararı, kendi karesi veya kendi deyişiyle gözümüzün izlediği resim karesidir. Bazen de fotoğrafı alınan kişi (veya kişiler) ile fotoğraf sanatçısı arasında karşılıklı bir etkileşim, görüntü sentezine yol açan iletişimsel bir süreç oluştuğunu algılamaktayız.

Bunun tam olarak ne anlama geldiğini kendimize her fotoğrafta sormalıyız ve bunu burada, bu sergide de yapmalıyız. Timurtaş Onan’ın fotoğraflarında bazen örneğin şehir kalabalığının ortasında birbirini yürekten kucaklayan iki insan olarak ifade edilmiş sempati ve sevgi gibi duygulara rastlamak mümkün. Fotoğrafların çoğunda bizi şaşırtan ve etkileyen, bu karşılaşmaların önyargısız olmasıdır. Bazen de bu fotoğraf karelerindeki kişilerin bizi taraf tutmaya zorlayan, sorumluluklara ortak eden ve içimizde protestolar uyandıran öfke ve umutsuzluklarıdır. Zaman zaman da banallığa, pek insanca tavırlara seyirci kaldığımızı ve hatta suç ortağı olduğumuzu algılıyor, kendimizi suçüstü yakalıyoruz; hani Onan’ın bize mağrur köpek sahiplerini gösterdiği zaman gibi. Sıkça olduğu gibi bu, tamamen çaresiz olduğu kolayca anlaşılan, yüreğimizi acıtan ve dayanışma içinde olmamız gerektiğini hissettiren yaşam durumlarındaki kaygısızlıktır. Timurtaş Onan her zaman bize doğrudan sormaktadır: Bu resimde sen neredesin? Bu resmin sende yarattığı tepkiler nedir? Ve gayet açık ve net olarak bizden pozisyon almamızı talep etmektedir.

Ben de sizleri, hepinizi buna davet etmek isterim, çünkü burada karşılaştığımız olay, İstanbul’dan buralara uzanmış ta olsa bizi özel olarak yakından ilgilendiren ve tahrik eden resimlerin konularıdır. Bunlar bize tanıdık gelmiyor mu, yoksa unutudular mı?

Timurtaş Onan’ın fotoğraflarında yaptığı alıntılar gibi, neoklassizmde örneğin, Paris’le aynı çizgide hareket etmekteyiz. Kendi düşünceme göre 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında dünyanın her yerinden entelektüellere, sanatçılara ve mimarlara Paris’in çekici gelmesinin nedeni, geçmişin fragmanlarının o zamanlar ile gelecekten beklentilerle birlikte büyük bir bütün halinde birleştirilmiş olmasıdır. (Rönesansa olduğu kadar devrime de aynı şekilde bağlı kalan burjuvazi modern zamanların „altın" çağına geçişi kutlamaktaydı.) Mimari, ideolojileri olduğu kadar zamanın ruhunu da yansıtır. Avrupa’da da Timurtaş Onan’ın seçtiği „Beyoğlu Neoclassic“ isiminde de „bir şeyi belleğe geri getirme“ motifi yankılanmaktadır. Sokak motiflerinde geçmişle bugün birbirine karışmakta ve kültürel ve insani değerler bakımından asıl mesele işte burada yatmaktadır. Bu sergide birçok fotoğraf, örneğin kar altındaki Taksim meydanında güvercinlere yem atan bir adamın, arka planda da Aya Triada kilisesi görülen resmi gibi eski zamanların hatıralarını yansıtmakta. Ancak ben bu resmi de romantikten ziyade hüzünlü olarak tanımlardım, çünkü bu resim, bambaşka beraberliklerle, bambaşka sosyal değerlerle ve geleceğe ilişkin hayallerle bezenmiş bambaşka zamanlara yönelik ortak anıları uyandırmakta. Yani „Beyoğlu Neoclassic“ burada bir bakıma bir şifre veya bir parola gibi. Tüm ortak fikir ve duyguları paylaşanların dertleriyle ümitleri, sıkıntıları ve sevinçleri, neşeleri, tesellileri ve acıma duygularıyla ilintili hatıraları nasıl bir araya gelebilecekler: Ya Fotoğrafı çekilenin, fotoğrafçının ve bu fotoğrafı izleyenlerin?

Timurtaş Onan’ın fotoğrafları „Beyoğlu Neoclassic“ böylece bir yerde başlayıp sonra bizlere dönüyor. Buna yanıtımız ne olurdu?

Heike Stockhaus Açılış Konuşmasından


EXHIBITION

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

PARIS

EXHIBITION

EXHIBITION

EXHIBITION

On The Road

GIRLS ON THE ROOF

THRESHING / 1

Plateau

THE GIRL UNDER THE...

THE VILLAGE

HORS AND THE GIRL

THE MOUNTAIN

WAITINGM

PLAYTIME

Mother

SHEPHERD GIRL

The Break

PICNIC

THRESHING / 2

Newborn

The Nomad

VILLAGE ROAD

Under The Sky

TALES OF INNOCENCE

The photographs that excite us the most are those offering a glimpse of another culture, because in these we find clues and fresh points of view that in turn allow us to question our own culture. Such a photograph can either present itself as an indexical document or take the figurative, nuanced path of poetry. Timurtaş Onan’s images of life in the Western Taurus Mountains take the latter, thus inviting us to reflect upon our own lives and culture.

‘Culture’ is a word that we use often while trying to understand groups of people or to compare them to each other. The word itself, with its countless uses from culture physique to fungi culture, as well as over a hundred social studies-related definitions, can simultaneously be explanatory and semantically confusing. Perhaps the most concise and distilled definition is, ‘human’s response to nature’.

Although most people may argue culture differentiates us from other living things and renders us superior, the origin of culture is inevitably found in nature itself. Us city dwellers can no longer claim to live among nature. Nature is now a private and strange space marked for our use, such as a park landscape, or an interesting vision on a TV screen.

If not true nature, then, what we live in is a stylized version of nature that our culture has derived from it, and which we experience in our own imagination. The culture that originated as a response to nature has in turn created its own pragmatic universe, and has placed us within it. Pragmatism requires an abandonment of surprise for comfort. With our expectation of exalted pragmatism, we reproduce the derivative of nature. We thus become creatures trying to take hold of the shallow world of mirrors facing each other, reflecting the image an infinite number of times. Our consolation is the illusion that we have dominated the very nature we distanced ourselves from.

The conviction that we rule over nature, that we can somehow make it work and reproduce for us, and yet stay away from it, marks the end of our innocence. The pragmatic relationship we think we sustain with the derivative of true nature in fact isolates us from encounters with the unexpected. These very encounters had previously brought our cultures into existence. What we encounter now is an unfruitful monologue. The magic and the element of surprise have vanished, replaced by accounting charts and timetables.

The fresh and propelling force in our lives, however, is the magic and surprise that occur in our relationship with nature. The ‘spare’ nature that we have derived from true nature does not contain such magic and surprise, which makes our relationship with nature spontaneous. Forming such a relationship is not entirely impossible. Timutaş Onan’s photographs, made in the villages and highlands of the Western Taurus Mountains, invite us to view the poetic testimony of a complete experience of true nature. These photographs unquestionably picture culture as most photographs of humans do, depicting it as a cumulative response to nature. However, culture here is not a haphazard response given to a derived, imaginary nature. Nature itself is truly present and in dialogue with humans, as are elements of surprise and spontaneity. Innocence is not completely lost.

Onan’s photographs blur the borders between the manufactured and the natural. The walls of the shelters shepherds have built are in direct alignment with the natural rocks that surround the scene. Everything in sight completes each other, and is in states of borrowing and co-existence. The people are not pictured in a landscape produced by their own minds; they are instead in the very nature that creates and nourishes them. Whether they are laboring or taking a rest, they belong in it.

The fresh energies of a young woman and the blooming almond tree she is posing with become one. The people are no strangers to the green branches that they carry on their backs. We know that the soil does not soil anyone’s hands, and that days cannot be measured by hours. The animals and all other living things know that they are under the same sun and feel the same winds with their counterparts in history. The mountains are still enchanting and colossal; the people still small and inquisitive.

When scientists named the ages in the history of the world, they placed our current era into the Anthropocene Period, or in English, ‘The Age of Man’. In the 4.5 billion-year history of the world, this era stands out as the immoderate age of alienation and consumption, far from depth and as fleeting as a moment, starting with the Industrial Revolution in the middle of the 18th century, and named sometime in the last 30 years when the destructive impacts of man on the planet were made clear. Without doubt, this terrible age has only been possible once pragmatism dominated magic and surprise in our relationship with nature.

Onan’s photographs remind us of that another way is possible. The magical and surprising spontaneous relationship between man and nature perseveres beyond pragmatic calculations. In that case, there is still hope.

Erhan Şermet


MASUMİYET ÖYKÜLERİ

Bizi en çok heyecanlandıran fotoğrafların başında belki de bize başka bir kültürün görüntülerini sunan kareler gelir, çünkü bu karelerde içinde yaşadığımız kültürleri sorgulamak için taze bakış açıları, ipuçları buluruz. Fotoğraf bunu yaparken kendisini nesnel bir belge olarak ortaya koyabileceği gibi şiirin incelikli yolunu da seçebilir. Timurtaş Onan’ın Batı Toroslar’daki yaşama dair fotoğrafları işte bu şiir yolunu seçerek bizi kendi yaşamımız ve kültürümüz üzerine düşünmeye davet ediyor.

İnsan gruplarını anlamaya ya da birbirleriyle kıyaslamayla çalışırken çok kullandığımız bir sözcüktür ‘kültür’. Kültürfizikten kültür mantarına sayısız kullanımı ve sosyal bilimlerdeki yüzü aşan açılımıyla açıklayıcı olabildiği kadar kimi zaman anlamayı güçleştirici bir işlev de üstlenebilir kültür sözcüğü. Kültürün belki de en veciz ve rafine tanımı ‘insanın doğaya cevabı’ olarak yapılanıdır.

Gerçekten de içinde yaşadığımızı ve bizi tüm diğer canlılardan ayırdığını, üstün kıldığını söyleyegeldiğimiz kültürün çıkış noktası kaçınılmaz olarak doğanın ta kendisidir. Ama biz, şehir insanları artık doğanın içinde yaşadığımızı iddia edemeyiz. Doğa bizim için çerçevelenerek ayrılmış, özel ve yabancı bir alan, bir park peyzajı ya da televizyon ekranındaki ilginç bir görüntüdür.

İçinde yaşadığımızsa kültürün ürettiği stilize, türetilmiş bir doğadır, kendi hayali doğamızda yaşarız. Doğaya cevap olarak ortaya çıkan kültür kendi yararcı doğasını oluşturup bizi içine yerleştirmiştir. Yararcılık konfor için sürprizden vazgeçmeyi gerektirir, her elde yükselttiğimiz yararcılık beklentimizle yarattığımız yedek doğayı yeniden üretiriz. Böylelikle görüntüyü sonsuz kez karşılıklı yansıtan aynaların sığ dünyasına kök salmaya çalışan varlıklara dönüşürüz, artık uzağımızda kalmış olan doğaya hükmetme vehmimiz tesellimiz olur.

Doğaya hakim olduğumuz ve onu kendimiz için çalıştırıp yeniden üretebileceğimiz ve bu şekilde ondan uzak durarak ondan yararlanacağımız düşüncesi bir masumiyetin de sona erişidir. Türettiğimiz doğayla sürdürdüğümüzü zannettiğimiz yararcı ilişki bizi kültürümüzü var etmiş olan beklenmeyenle karşılaşma ve cevap üretme halinden koparır, yaşanan kısır bir monologdur artık. Sihir ve şaşkınlık ortadan kalkmış, yerini muhasebe tabloları ve zaman çizelgeleri almıştır.

Oysa yaşamımızın taze itici gücü doğayla olan ilişkimizdeki sihir ve şaşkınlıktır. Türetilmiş ‘yedek’ doğanın içermediği sihir ve şaşkınlık doğayla kurulan kendiliğinden bir ilişkinin özüdür ve bu elbette büsbütün imkansız değil. Timurtaş Onan Batı Toroslar’da dağ köyleri ve yaylalarda çektiği fotoğrafları bizi tam da böylesi deneyimin şiirsel tanıklığına davet ediyor. Elbette insanın olduğu her yerde olduğu gibi burada da bizi insan kılıp ayakta tutan doğaya o kümülatif cevabımız, kültür var. Ama buradaki kültür türetilmiş hayali bir doğaya verilmiş gelişi güzel bir cevap değil, doğa kendisi olarak var ve insanla karşılıklı konuşuyor, sürpriz ve kendiliğindenlik var, hala masumiyetten söz edilebilir.

Fotoğrafları incelerken kimi zaman insan yapısı olanla doğal arasındaki sınırın belirsizleştiğini hissediyoruz. Çobanların yaptığı barınaklar doğrudan çevredeki doğal taşların yeniden dizilişi; manzara içinde her şey birbirini tamamlıyor, ödünç alma ve yana yana var olma hali var. İnsanlar kendi zihinlerinin ürettiği bir peyzajın içinde değiller, soluklanmak istediklerinde de çalışırken de ait oldukları, kendilerini besleyip var eden doğanın içindeler.

Bir genç kızın taze enerjisi yanında poz verdiği çiçek açmış badem ağacıyla bir, insanlar sırtlanıp taşıdıkları yeşil dallara yabancı değiller, biliriz ki toprak burada kimsenin ellerini kirletmez, günler saatlerle ölçülmez. Hayvanlar ve tüm diğer canlılar birkaç yüzyıl öncesine kadar olduğu gibi aynı güneşi ve rüzgarları paylaştıklarını biliyorlar, dağlar hala büyülü ve dev, insanlar küçük ve meraklı…

Bilim insanları dünyanın çağlarını adlandırırken günümüzü ‘Antroposen’ ya da Türkçe ifadesiyle ‘İnsan Çağı’nın içine yerleştiriyorlar. Dünyanın 4,5 milyar yıllık tarihinde 18. Yüzyılın ortalarında, sanayi devrimiyle başlamış, adı insanın gezegen üzerindeki etkilerinin yıkıcılığının ortaya konduğu son 30 yılda konmuş, an gibi kısa, derinlikten uzak ölçüsüz bir yabancılaşma ve tüketme çağı… Hiç şüphesiz doğayla ilişkimizde yararcılığın baskın gelmesiyle sahneyi terk eden sihrin ardından mümkün olabilmiş bir çağ.

Onan’ın fotoğrafları bize başka türlüsünün mümkün olduğunu hatırlatıyor; hala sihir ve şaşkınlık, fayda hesabının ötesinde insanla doğa arasındaki o kendiliğinden ilişki var, öyleyse hala umut da var.

Erhan Şermet


SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES

SINGLES


ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS

ISTANBUL CITY of LIGHT AND SHADOWS